Yeni Anayasa Vizyonu

– – – – –

“Bizim çözeceğimiz meseleler var ama esas bizim dünyaya söyleyecek sözümüz var.” gibi bir vizyonu olması lazım anayasanın.

Yeni oluşturulacak anayasa için neler düşünüyorsunuz? Bir sanatçı ve ekonomist gözüyle değerlendirirseniz bu anayasa hazırlanırken yapılması gerekenler nelerdir sizce?

Hazırlanacak olan Anayasaya, entelektüel hatta bilgelik gibi birikime sahip insanların katkı sağlaması ve onlardan katkı beklenmesi lazım. Genelde örgütlenmiş sivil toplum kuruluşları vs. dosya hazırlıyorlar. Bence meclis başkanlığının bu tür insanları çağırarak onlara muhakkak danışması, bilgi istişare etmesi gerekmektedir. Mesela benim dikkat ettiğim bir şey, özellikle bizde hazırlanan anayasalar “durum” anayasası. Yani, tarihsel sürecin o ana kadar getirdiği ve biriktirdiği bir takım meseleleri nasıl aşarız? üzerine kurulu anayasalar. Oysa biz artık “vizyon” anayasası yapabilmeliyiz. Yani bundan sonra önümüzdeki elli yıl, yüzyıl, dünyanın gidişatı nedir? Türkiye böyle bir süreçte nereye oturur? vb. sorulara cevap verebilmeli bu anayasa. Hatta becerebilsek bence Türkiye için bir anayasa yaparken, bütün dünya insanlarına bir söylem ihtiva eden bir anayasa yapmalıyız.

Yani öyle temel ilkeler ve kaideler vaaz etmeliyiz ki, o bütün dünya insanlarına bir örnek teşkil etmeli. “Bizim çözeceğimiz meseleler var ama esas bizim dünyaya söyleyecek sözümüz var.” gibi bir vizyonu olması lazım anayasanın. Beyanatlara dikkat ettim, hep şu ana kadar birikmiş meseleleri nasıl çözeriz? Daha iyi nasıl yürür? soruları üzerine düşünülüyor. Tamam, bu da lazım ama esas daha sonra ne olacak? İlerde neler olacak, nereye gidiyoruz? Ve biz ileriye doğru insanlığın önünü açacak şekilde bu kuralları ve ilkeleri uygun hale nasıl getiririz? gibi bir şey yapması lazım anayasanın. Bunu da bence meclis başkanlığı belli başlı insanları, dönem dönem bünyesinde toplayıp, hatta anayasa komisyonuna misafir edip, onların belki çok sağlam zemine oturmayan, hatta çok ideolojik gibi gözükse bile, görüşlerini serbestçe ifade etmesini sağlaması daha sonra da muhakkak filtrelemesi lazım. Adamın biri bir laf söyler, tam da yerine oturur ve hepimiz istifade ederiz bundan. Bu bence çok önemli.

EE.: Şu anda ne yapıyorlar onlar belli değil. Yapmaları gereken şey bu ama maalesef…

Bir sürü adamları var, illa meclis başkanlığının yapmasına gerek yok ki. Bir talimat verir, kaç tane toplumun belli başlı zihni var? Bu zihinlerin hepsine sen al dosyanı üç kişi sana, üç kişi sana, gidin bu kişilerle görüşün, görüşlerini alın, notlarınızı alın, söyleşi yapın, ondan sonra da getirin onları kayda geçirip koyun önünüze. Bakalım ne çıkmış ortaya, adamlar ne demişler…

AEE: Kitaplarını bile özetten okuyan kişiler için bunu yapmak biraz zor gibi gözüküyor…

Tamam ,ama anayasa yapılıyor. Toplumun geniş katılımıyla bir anayasaya yapımı denemesi var, bunu bari zayi etme. Yapılan bir işe yarasın.

EE: Zaten öyle yapmazlarsa da geniş katılımlı bir anayasa olmayacak ve çıkacak olan anayasa da yine aynı olacak. Hiçbirşey fark etmeyecek gibi geliyor.

Yine de mevcut deneylere nispetle geniş katılımlı bir anayasa olacaktır.

  1. En azından sivil.

Bir sürü insan fikir veriyor, artı meclis yapıyor. En azından başkaları yapmıyor ve bize anayasanız bu, bundan sonra buna göre hareket edin demiyorlar.

 

“Anayasa maddesi olarak bir kavramı kullandığın zaman, o kavramın toplumun genelinde ne ifade ettiğini de bilmen lazım. Senin için ne ifade ettiği önemli değil, toplum için ne ifade etiği önemli…”

EE: Daha öncekiler o kadar kötü ki yeni olan her zaman daha iyi olacak.

Hukuk kavramının bile sorgulandığı, temel ezberlediğimiz kavramlarla oluşturulacak bir anayasanın ömrü yine çok kısıtlı olacaktır. Yani demokrasi diyoruz ama ne bu demokrasi? Tarifi aslında tamamen felsefi bir şey. Pratik hayatta bir demokrasi var ama arkada dayandığı yer felsefi . Felsefe adamları bu meselenin içinde olmazsa ne olacak? Sen bir takım kavramları oraya ezbere yazdın. Bir anlamı yok. Çünkü her bir kavramın içeriğine, birçok insan farklı bir şey yüklüyor. Benim için şu kavram, bu anlama geliyor diyor. Sen orda anayasa maddesi olarak bir kavramı kullandığın zaman, o kavramın toplumun genelinde ne ifade ettiğini de bilmen lazım. Senin için ne ifade ettiği önemli değil, toplum için ne ifade etiği önemli.

EE: Hocam bir de öyle bir kavram ki bu sonsuz. Şuanda tam bir demokrasi de yok. Hale en demokratiklerin bile ulaşmaya çalıştıkları bir kavram.

Daha beterini söyleyeyim: Böyle bir katman da yok. En az demokratikle en çok demokratik arasında matematiksel bir ilişki yok. Yani neye göre en az ya da en çok? Mesela Atina’ya göre mi? Olmaz orda yine kastlar, sınıflar var. Afrika’da olan bazı kabileler daha demokratikler. Referans olarak nereyi alacağız? Yani biz vizyon anayasası bekliyoruz. Durum anayasası istemiyoruz.

EE: Bu olmazsa yine tıkanacak diyorsunuz..

Belli bir müddet bu model iş yapar, az benzin harcar.

 

“Sınıfsal değişimler, oradan oraya itekliyor insanları, bir sınıf için hak ve hukuk olan bir şey bir sınıf için zulüm haline dönüşmeye başlıyor.”

AE: Tıkanana kadar..

Evet. Ama sen şimdiden çok iyi bir modelleme yaparsan, içinden bir sürü insanın sürekli yenileyebileceği ve zengin bir modelleme seçeneği üretebilirsen, temel bir takım insan beklentilerine de karşılık verebilecek bir anayasa ortaya koymuş olursun. Dünyaya çok ciddi bir katkı olur bence. Çünkü medeniyet havzası olarak hem çok köklü bir takım inanç sistemlerinin gelip geçtiği, güçlü bir takım medeniyetlerin aktif olarak rol aldığı, şuanda insanlık tarihini, dünya tarihini şekillendiren bir yerdeyiz. Buraya aşağı yukarı Akdeniz Havzası diyelim. Bu havzanın da bütün birikimlerini bünyesinde taşıyan çok köklü bir tecrübeye sahibiz. Bu tecrübenin üzerine Batı – Doğu vs. süreçlerini de çok iyi biliyoruz ve nispeten kotarmışız.

O halde bizim yapacağımız anayasa bütün bu bölgelere bir şey söylüyor olmalı. Bir şeye cevap vermeli. İnsan hakkı nedir? Hak nedir? Anayasanın bu soruya bir cevap vermesi lazım. Hak nedir, hukuk nedir? Mesela madde 1 diyecek ki; Hak şudur, bir tarif koyacak. Bizde uyacağımız kuralların burada refere edileceğini bileceğiz. Hukuk şudur diyecek: İnsanoğlunun kendi aralarındaki toplumsal ve doğayla ilişkilerini… Mesela doğa yoktur hukukta. İnsan – doğa ilişkisini de hukukun maddeleri arasına koy. Bu bir vizyon işte, onu da tarif et. Ticareti de koy. Ama bunları koymadan ticareti koyduğun bir madde, bir zaman sonra sallanmaya başlayacaktır. Nereye oturacak? Sınıfsal değişimler, oradan oraya itekliyor insanları, bir sınıf için hak ve hukuk olan bir şey bir sınıf için zulüm haline dönüşmeye başlıyor.

AE: Herkes kendi tarafından tutacak.

Dolayısıyla hiç olmazsa ortak neşet edebileceği bir zemin arayışı ortaya koymalıyız bence.

 

“Zalim olarak gördüğümüz kişiler de bir tarafından bakarsan mazlum…”

EE: Öyle de bir kültürümüz var ki Batıyla Doğu arasındaki köprü diyoruz ya hakikaten böyle bir şeyin eğer yolunu bulabilirsek Irak’a da, İrana’da , Mısır’a da bizim coğrafyamızdaki mazlum, bizimle aynı kaderi paylaşanlara da bir çıkış yolu, çözüm de üreteceğiz.

Elbette, kesinlikle zalim olarak gördüğümüz kişiler de bir tarafından bakarsan mazlum. Mazlumdan kastım şu: Zalimlik yapan, zarara uğramakta olan zaten. O taraftan baktığın zaman sen zalimlik yaparak zarar veriyorsun aslında farkında değilsini bile ifade edebilecek bir şey olsa keşke.

  1. Coğrafyamızda bizim çektiğimiz sıkıntının bir benzerini aslında onlar da çekiyorlar, bu yolu onların anlayacağı dilden çevirip anlatabilecek olan da belki burası. Şuanki anayasa hazırlıkları da Türkiye’nin kaç yılını aldı. Atatürk’ten beri de bizim hiçbir anayasamız sivillerin katılımıyla yapılmamış. Bu da büyük bir şans, böyle bir ortamın yakalanması.

Hem öyle hem de örneklenmiş. Yani biz gidip bir kritere göre bizden hukuk ve medeniyet bazında, biraz daha ilerde olduğu – neye göre ise o – varsaydığımız kuralları devşirmişiz. Ve onları birbirine eklemlemişiz. Tamam, çıkmıyorsa bir mal sende öyle yapacaksın. Ama bizde o mal var.

EE:Koşullar o zaman oymuş ama şimdi en azından tarihi bir şansımız da var. Aaa onu Atatürk yapmıştı o suçlu , öbürü 12 Eylül asker suçlu… Şimdi bu anayasada suçlayacak kimse bulamayacağız. Çünkü biz suçlu olacağız biz bunu yaptık. Zaten bunu oturtabildiğimizde ve güzel bir sonuç çıkarabildiğimizde dediğiniz gibi diğer medeniyetlere anlatabiliriz

AE: Ama öyle bir anayasa oluşturabilirsek. Bu durumda da pekte öyle değil.

  1. Peyami Beyin de dediği o. Türkiye’nin seksen yılda bu toprakların yetiştirdiği sanatçıların fikrini alacak, işçilerin fikrini alacak.

Evet bir vizyon anayasası bekleniyor TBMM.’den. Bence birçok sanatçı, kültür adamı da böyle bir sürece katkı yapmayı arzu eder. Ama böyle bir sürece. Durum anayasasına ne katkı sağlarsınız? derse kimse gitmez.

EE: Türkiye’deki yetişmiş sanatçılar yada düşünce insanları böyle bir sürecin altından kalkabilecek alt yapıya sahipler mi? Hani daha önce sorduk çıkmadı dedik ya, şimdi hükümet sorduğunda bu ülkeden bu kişiler çıkar mı?

Çok basit ne kadar ekmek o kadar köfte. Bizim şuandaki halimiz ne ise, beyanımızda o olur. Buna kültür adamları da dahil, işadamları da, sivil toplum kuruluşları da dahil. Yani şuandaki birikimden bu toplum ne kadar faydalanmış ve ne biriktirmişse ve ne ortaya koyabiliyorsa, zaten o ortaya koyulacak. Ama özellikle duruma ilişkin değil de, geleceğe, vizyona ilişkini, insan değerine ilişkini söyleyebilecek olanların fikrini de alırsan zenginleşmiş olur. Olmaz mı var tabii böyle insanlar.

 

“Vizyon çıkartma alışkanlığına dair toplum cesaret duymaya başlarsa gerçekten bir şey söylemeye başlar.”

  1. Sonuçta bu anayasa bizim olur, yöntem olarak doğru olur, daha sonra birikimlerden aynı yöntemle yararlanılarak geliştirilir.

Bu birikimden ötürü bu toplum, insanlığa söyleyecek sözü olma potansiyeline sahip bir toplum. Dünyada bu tür ülkeler azdır. Rusya belki bir şey söyler. Almanya, Fransa bir şey söyler. Amerika’nın biraz daha pişmesi lazım dünya için bir şey söyleyebilmesi için. Ortadoğu veya Çin bir şey söyler ki, Çin bile daha homojendir. Kültürel zenginliği açısından birkaç teması vardır. Ama burası birçok yerle çok temas edebilen, hem jeostratejik durumu itibariyle, hem tarihsel birikimi itibariyle bir şeyler söyleyebilme potansiyeline sahip bir toplumdur. En azından şimdi iteklenir, gayret edilir bir miktarı çıkar o vizyonun. Vizyon çıkartma alışkanlığına dair toplum cesaret duymaya başlarsa gerçekten bir şey söylemeye başlar.

Ve bu konuda çok geç de kalındı. Yani Modernizm, arkasından Post-modernizm tartışmaları, bu tartışmaların çok beyhude tartışmalar olduğu… Aslında burası pergelin bir ucunun insan dediğimiz meseleyi çözmeye ve insanın son derece fazla miktarda veriyi alabilen ve o veriyi bir şeylere dönüştürebilen bir yaratık olduğunu kavrayan bir yer. Bu bölgeler zannım o ki, önümüzdeki dönemlerde insanlık tarihinde çok özgün, temel bir şeyler söylemekle sanki mükellef bir hale gelmiş olacak. Gereğini yapmamız lazım artık. Küçük çekişmeler, itişmeler olacak. Bunlar her toplumda olan şeyler. Ama bu bölgenin dünya tarihine bir şey koyma gibi bir vergisi var. Bu vergiyi ödeyecek dünya tarihine. Onun için de uğraşması lazım.

  1. Şuanda sanki bizim coğrafyaya sadece din üzerinden mesajlar veriyoruz gibi gözüküyor. Araplarla falan çok mu aramız açıldığı için, aramızda bir tek din bağ mı kaldı kültür olarak? Eskiden çok içli dışlı olan Araplar, Ortadoğu coğrafyasıyla, bu geçen seksen yıl boyunca ilişkiler kesilmiş arada tek kalan bağ din olduğu için mi şuanda din kardeşliği üzerinden gidiyor ilişkiler?

Yani din kardeşliği meselesi değil. Din kardeşliği hep risklidir. Tarih boyunca da hep riskli olmuştur. Dinler hem insanlığa soluk aldıran, onların birbirleriyle olan ilişkilerini mevcut duruma göre güzel bir şekilde rehabilite eden bir unsur olmakla birlikte, aynı zamanda da kanın unsuru olmuştur. Tarih böyle devam eder ama inanç sistemlerinin yaşamlardaki ilişkilerini ve bağlarını gözetmeden yapılacak ve atılacak her adım da boşa atılmış bir adımdır. Bunu kavramadan hiçbir şey yapılmaz. Bu sadece bizim toplumumuz için değil Batı toplumları için de böyledir.

En Merkantilist , en Materyalist gözüken, hesap kitap, matematik üzerine hareket ettiğini sandığımız toplumların arka dinamiklerinde inanç sistemlerinin çok güçlü bir damar olarak yürüdüğünü hepimiz zaten biliyoruz. Bunu göz ardı edemeyiz. Aslında insanı tarif etmeye çalışır dinler. İnsanla ilişkili bir takım meseleleri gündeme getirir. Bizim de söyleyeceğimiz şeyler ister anayasa ister babayasa yap, insanlığa bir kural vaaz ediyorsan, o kuralla inanç sistemleri arasındaki bağı kopartmaya kalktığın zaman çuvallarsın. Beş senedir ömrü, hemen rafta kalır. Dolayısıyla mesele şu: Söylenecek olan sözlerin insanoğlunun bütününün bağlarını gözetebilen ve insanı bu bağ ilişkisi içersindeki bir varlık olarak algılayabilme meselesidir. Yani ona tek taraftan bakmak değil, sonsuz adette ilişki ve bağ arasında olan bir varlık olarak kavrayabilmektir.

Biz de bir şey söylerken, Araplarla bir şey söylüyorsak çok elverişli bir zemindir oradan söyleyeceksin. Batıya da, diğer insana da oradan söyleyeceksin. Önemli olan bu söylenen şeylerin, insanların zihinlerinde çok kolaylıkla skolastik hale gelebilen bu durumun balansını kurallarla ve vaaz edilen şeylerle iyi ayarlayabilmektir. Anayasa odur işte. İnsanlar skolastik, ideolojik olmaya meyillidir. Çünkü daha kolaydır bu. Ama iyi bir anayasa evrensel bir şeyler söylüyorsa, bunu göz önüne alır, bunu bir vaka olarak kabul eder ve onun skolastik olma balansını iyi ayarlar. Dolayısıyla insanlar hadlerini ve hukuklarını nispeten daha kolay bilir. Ama öbür türlü, keskin köşeli bir takım cümlelerle kurallar vaaz edersen dediğim gibi beş senedir ömrü. Koyarlar kenara ve yine insanlar bildiğini okur.

EE: Bu anayasayı yaparken tasavvuf burada işe yarar mı?

Zaten eğer vizyon anayasası yapacaksak, insanlık tarihine söz olarak bir şey koyacaksak, insanla ilgilenen, insanın olgunluğu, hayatı, hadleri ile ilgili her ne var ise bizim konumuzdur.

EE: Yani mesela ülkemizdeki Mevlevilere sormalıyız diyorsunuz?

Kesinlikle. Kanaat önderleriyle, Mevlevilerle her kimse, yani insanla teşrik-i mesai içersinde olan, insanı başka başka yönlerden tarif etme becerisini geliştirmiş olan herkesle bu iletişimi kurmalısın. Onlardan veri almalı ve o verileri filtreleyip anayasaya yansıtabilmelisin ki insanların paydaş olabileceği, başkalarının da kendilerine bir takım hikmetler ve kurallar çıkaracağı bir yer haline getirilsin.

Sizce Türkiye’de tasavvuf denilence insanların aklına gelen nedir? Ama gerçekte tasavvuf nedir? Ülkemizde nasıl algılanıyor bu konu? Soruları soracağımız kişiler gerçek tasavvuf erbabı mıdır yoksa sadece kültürel dernek midir? Yani konu çıkara mı gider doğruya mı?

Çıkara da gider, gerçek tasavvuf erbabı da olur. Önemli olan, objektif olarak böyle bir sürecin yükümlülüğünü üstlenmiş kişi ya da kişilerin (anayasa komisyonu, meclis başkanı) öyle ya da böyle önyargısız, mı acaba? demeksizin verileri toplamasıdır. Bu verilerin kaynaştırılması meselesi, o da onların işi artık.

AE: Yetkinliklerine göre belli olacak…

Söylenilen her sözün ya da filtrelenen arka planında ne yattığını kavrayarak yaparlar. Yani onların ve bizim toplumumuzun becerisi bu. Sadece ve sadece belki gerçek mecrasından kopmuş insanların bir takım ezberleri ve toplumsal yaşamın baskıları karşısında bir rahatlama aracı olarak kullanabilecekleri bir mecraya kadar indirmiş olabilir. Bu mümkün, örnekleri de var. Böyle bile olsa, sen yine de al. Beş tanesi öyledir, bir tanesi çok sağlamdır. O filtreden geçiverir.

EE: O da yerine oturur. Ve ana bir kapıyı açar.

Oturur ve bazen bir cümleye bakar böyle işler. Bir kuralın tarif edilmesinde – biz konuşuruz, konuşuruz bir araba laf ederiz onu tarif etmek için – bir adam bir cümle kurar onunla ilgili biter yani.

“Herkes bilir ki, siz bir tez ya da eylem ürettiğiniz zaman o eylemin mutlaka bir anti-tezi oluşacaktır. …bazen iktidarın karşısında oluşan anti-tezler iktidarlardan daha güçlü olurlar.”

EE: Bu süreçte söylediğiniz insan tipi, her şeyi bilen, analitik olarak düşünen ve çok güzel süzgeçten geçirebilen biri ama bu günlerde sözü edilen dindar eğitim tartışmasını nereye koyuyorsunuz? Anayasa hazırlanmadan önce toplumda dindar bir nesil yetiştireceğiz denmesi ne demek sizce?

Tam bilmiyorum o mesele nasıl gündeme geldi ve kimler içine ne yükleyerek o ifadeleri kullandılar. Ama ben çok abes bulmuyorum şu açıdan: Bu ülkede toplumsal, sınıfsal bir değişim yaşanıyor ve iktidara ortak olan her sınıf ya da o sınıflar bileşkesinde önemli olan aktörlerin hepsi, bu aktörlüklerini devam ettirebilmek için mümkün olduğu kadar kendilerine uygun bir tipolojiyi üretmeye ve yeniden üretmeye meyillidir.

Bu çok doğal bir şey, bu açıdan doğal karşılıyorum. Ama pencereyi, vizyonu, ileriye doğru bakış penceresinden açtırabilirsek o zaman böyle bir arzunun yine 4-5 senelik bir ömrü olduğunu anlamak çok kolay olur. Çünkü şunu herkes bilir ki siz bir tez ya da eylem ürettiğiniz zaman o eylemin mutlaka bir anti-tezi oluşacaktır. Sen bu toplumu dindar kişilerden oluşmuş bir toplum yapma kararı verip de uygulamaya başladığın anda 10 sene sonrası görmüyorsun demektir. Çünkü karşında anti- tez oluşacak ve bazen iktidarın karşısında oluşan anti-tezler iktidarlardan daha güçlü olurlar. Daha yaşama ilişkindirler ve seni ezip geçiverirler. Kendi kılıçtan geçirecek bir şeyi niye üretmeye kalkıyorsun akıllıysan eğer.

EE: Akıllı bir iktidar yapmaz diyorsunuz yani?

Yapmaz, yapmak istese de bunu ifade etmez, bunu konuşmaz, bunu toplumun kılcal damarlarındaki kendi seyrine bırakmaya çalışır. Orada oluşursa bir şeyler o iktidar bileşkesindeki gücün muhafaza edeceğini bilir. Şu kesindir: Özel olarak ihale edilmiş her türlü adım ters teper.

AE: Peki niye bu kadar bağıra bağıra dindar eğitim diyorlar, ne amaçla yapıyorlar bunu? Altta yatan farklı bir amaçları mı var?

Beni orda şu yadırgatmıştı: Dindar olsunlar, olsunlar tamam. Ama dindar olmasınlar da, içkici, tinerci mi olsun dediklerinde ben irkildim. Yani dindarın karşıtı içkici ya da tinerci midir? Bu çok korkutucu bir şey. Yakışmıyor yani. Yakışık almaz çünkü onun karşıtı o değil. Bir sürü insan var dindar değil, son derece halim selim, beyefendi, aklı başında, ne istediğini bilen, düzgün yaşayan hatta dindar bir sürü insandan başkalarının hak ve hukuklarına daha fazla riayet eden bir sürü insan var. Şimdi sen ne yaptın?

AE: Tinerciden öte bir de inançsıza giden bir yaklaşım var, dindar olmayan inançsızmış gibi gösteriliyor sanki?

Handikabı vardır. Özellikle sınıfsal değişim süreçlerini tamamlayan o iktidar bileşkesinin yeniden oluşmasına aracılık eden iktidarlar, bu aracılık ettikleri bileşkenin bir müddet sonra farkında olmadan hareketlerine devam ederler. Yani aslında bir şey oluşmuştur ve hedefte zaten onun oluşmasıdır ama onun farkında değildir. O iktidarın kendinden menkul olduğunu düşünerek eylemine devam eder. Bir makas açılmaya başlar işte orda. Makas açılmanın alametlerinden biri pot kırmaktır. Bu tür potlarda, taşlar yerlerine oturmuştur fakat buna aracılık eden kişi ya da gruplar bunun farkında değildir. Farkında olmadıkları için iktidar olarak kendilerinde gördükleri gücün daha başka şeyleri yaptırmaya yeterli olduğunu varsayarak yollarına devam etmeye çalışırlar.

İşte burada makas açılır ki bu makas açıldığında gerçekten oluşmuş olan yeni iktidar bileşkesi bir müddet sonra döner ve der ki bu biraz motor yakmaya başladı galiba. Çünkü motor yakmaya başladığı zaman iktidar bileşkesinin dengeleri yeni oturduğu için zorlanmaya başlar. Der ki sen biraz dinlen, biraz kenara çekil de biz şunu biraz oturalım. Bu oturma sürecini kim gerçekleştirebilecek aday ise, o yukarıya doğru çıkmaya başlar. Şuanda belki böyle adaylar yok ama bazı şeylere dikkat ediyorum. Biraz bu tür şeyleri kavramış kişilerde konuşmaya başlıyor gibi yeni yeni. Tarih bu, sahneye birilerini çıkartır, onlar gerekeni yaparlar. Gerekeni yaptıklarının farkına varmadan rollerini oynamaya devam ederler. Halbuki rolleri bitmiştir. Adam piyese son noktayı koymuştur. Sen onun üzerine irticalen, improvize sahnede devam edersin. Halbuki seyirciler piyes bitti ağabey sen ne yapıyorsun? derler. Öyle bir durum da olabilir. Çünkü bazı gaflar son 1-2 senedir siyasette dikkat çekiyor.

  1. Sınıfsal değişimden söz ettiniz biraz önce. Gerçekten böyle bir değişim var mı ülkemizde?

Gerçekten böyle bir değişim var mı? Evet ben subje olarak böyle bir şeyi gözlemliyorum. Yaklaşık otuz beş – kırk senedir sürmekte olan bir süreç. Hem üretim kesimleri şekli değişiyor hem birbirleriyle ilişkileri ve yapıları değişiyor hem de yeni yeni bu bileşkenin içersine dinamikler katılıyor. Bu son otuz yıllık süreçte, belki başka bir kelimeyle karşılamak Batı’daki burjuvazi kelimesinin içersine sığdırmak zor olur ama mümkün olduğu kadar kendi beceri, bilgi, gayret ve mücadele yetenekleriyle sermaye biriktiren ve bu sermayeyle yeni yatırımlara atlayan ve büyümesini de bir şekilde sürdüren kesimlerin merkezi otoriteyle ilişkilerini yeniden düzenleme istekleri çok barizdir. Bu da son 15 yıldır falan artık neticeye ulaşmak üzere.

Üretken kesim, ama sanayi ama tarım nereye yatırım yaptıysa, toplumdaki yönetim dinamiklerinin değişmesini istiyor ve yeter artık boruyu ben öttüreceğim diyor. Tabii bir hak olarak görüyor. İktidarla olan ilişkilerini yeniden düzenleyerek bu süreci engellemeye çalışan bütün odakları da tavsiye ediyor. Bazılarını çok pres altına alıyor, bazılarını yumuşak yumuşak tavsiye ediyor ama o süreç sürüyor. Zaten sermaye mevcut iktidar bileşkesinde pastanın en önemli dilimini almış durumda, daha önce de vardı bir payı ancak şimdi en önemli dilimlerini almış vaziyette. Anayasa bile aslında biraz odur. Bu katmanlar buraya kadar iyiydi de bizim geleceğimiz, çıkarlarımız, bizim Hareket alanlarımızın daha rahat olabilmesi için buna uygun bir anayasa yapalım ki bu iş artık tamamlansın.

 

“İktidarlarını pekiştirebilmek için sanata ciddi paralar transfer edeceklerini tahmin de etmiyorum, açık olarak görüyorum.”

EE:Yeni sınıfın sanata bakış açısı da değişiyor mu? Sanata ve sanatçıya bakışın değiştiğini gözlemliyor musunuz?

Kesinlikle değişir. Zaten şu var: Sınıfsal büyümeler, hangi değer yargılarını, hangi kültürel nosyonları kendisinde barındırıyorsa barındırsın süreç ilerledikçe onarın da nosyonları sürekli değişikliğe uğrar. Hatta ve hatta bu süreç tamamlandıktan sonra da yeni nosyonlar üreterek, kalıcı kılmak için bir takım tedbirler almaya başlar. Sanat bunun araçlarından biridir onlar için. Sanatın üzerine de yapabilecekleri en fazla şey nedir? Maddi transferdir. Bu maddi transferle ilgili süreç, biz de yaşıyoruz içinde, bundan elli sene önce kaç tane sanatçı ekmeğini doğru dürüst kazanabiliyordu? Şimdi bakıyoruz bayağı bir sanatçı ekmeğini kazandığı gibi, vergi rekortmeni bile oluyor. Bunlar göstergeler. Bütün aksaklıklarına ve eksikliklerine rağmen ona özgün bir piyasa oluşuyor. Önümüzdeki yirmi yıllık süreçte bu kesimlerin sanat ve kültür hayatıyla ilgili çok suçlayıcı olmayayım ama tabiatı böyle bu işin. İktidarlarını pekiştirebilmek için sanata ciddi paralar transfer edeceklerini tahmin de etmiyorum, açık olarak görüyorum.

EE: Sanatçıların burada profili de değişiyor tabii. Daha önce Batı’yı taklit eden sanatçı tipinden uzaklaşıp, kendi özüne dönen, kendi kültürüyle, bu coğrafyayla belki barışan bir sanat.

Şimdi söyle bir şey var. Bu sınıfların temel dinamikleri belli kurallar dahilinde kapitalizmi uygulayıp, kurallarına uygun oynamak üzerine kurulu. Bu kurallar yine bir Batı kapitalizminin kurallarıdır. Hem Batı kapitalizminin kurallarıyla yoğrulmuş, bu sermaye sınıfı hem de kendi özgün geçmişiyle kendine özgün bir kimlik yaratan, sınıf bilinci kendine özgün bir yaşam tarzı oluşturabiliyorsanız gerçekleşecek. Onlar onu üst üste koyacak, dolayısıyla çok birbirinden ayrılamayan değişik bir tat ortaya çıkmaya başlayacak. Batı kapitalizminin kurallarından çok bağımsız olamayan ama kendi kültürel birikimini de bu işin içine katmak isteyen bir şey çıkacak. Bu da belki dünya toplumlarına söylenecek sözlerden biri olarak aracı olacak.

  1. Bu da bizim coğrafyamıza ya da bize yakın olan insanlara sanatsal olarak da bir yol açılacak Batı kurallarıyla.

Evet ama bu aynı zamanda böyle bir şansa da sahip. Batılı toplumlara da ciddi olarak bir şey söyleyebilme avantajı da oluşturacak. Çünkü Batı’nın da şöyle bir meselesi var gerçekten: Onlardaki inanç gelenekleri, bu sistemin devam etmesi meselesi. Kapitalizmi o kadar iliklerine kadar yaşamış, hak, hukuk ve hadler meselesini nispeten çözmüş toplumlar var ki karşımızda bunların yeni nefes olarak kendilerine ve insanlık tarihine yeni bir soluk olarak katacakları bir şey neredeyse kalmamaya başladı. Çünkü sınıfsal olgunluğunu bitirdi. Burjuvazisi burjuva adam gibi. İşçisi işçi adam gibi. Orta ölçekli küçük burjuvası, adam gibi küçük burjuva. Buradan bir dinamik bu kurallarla kadim bir takım söylemleri hareket ve manevra kabiliyeti olabilecek şekilde dünya sahnesine sokabilirse karşı tarafa da bir soluk olma ihtimali var. Buradan da değişik bir lezzet, bir tat geliyor dedirtebiliriz.

EE: Korku gelmiyor burada da farklı tatlar var. Batı’nın Doğu korkusu ya da İslamofobi korkusu vb. En azından hafifletilebilecek bir kapı açılabilir sanatla.

O korku geçmeyebilir. Şöyle bir şey, yeni sınıf bileşkesi bunu iyi becerebilirse söylenecek olan söz dilsel bir söz olmayacak. Bunu yaparsa zaten çok büyük bir hata yapmış olur ki farkında onlar. Belki biraz rektifiye olmuş, biraz rafineleştirilmiş, biriktirmeyi ve güç sahibi olmayı kendi içersinden yeniden anlama dönüştürebilen bir tarafı da olan ama kadim insan ilişkisini de makul bir zemine oturtabilen bir gelenek eğer oluşursa İslami bir söylem olmayacak. “Ağabey biz Müslüman’ız Türk işadamları olarak..” gibi kalıplar olmayacak. Nitekim olanlarda da böyle kalıplar olmadığını ben şahsen yaşıyorum. Böyle tarif etmiyorlar kendilerini.

  1. Peki şuandaki Türk resim sanatıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bizim eski kültürümüzü içinde barındıran resimler var mı?Sanatçılarımız buna yer veriyorlar mı eserlerinde? Yoksa hala Batı özentisiyle mi devam ediyoruz?Kendi sorunlarımız ya da kendi birikimlerimiz var mı bu resimlerin içersinde?

Olmaya başlıyor. Batı resmi çok güçlü bir damar. Yiğidi öldür hakkını yeme.

AE: 200 yıl sonra hala onları alıp uygulamaya çalışıyormuşuz gibi bir durum olacak mı sizce?

Yok hayır olmayacak. 200 yıl sonra olmayacağına kesin garanti edebilirim.

AE: Yani Türk resmi denildiğinde Türk resmi olacak mı gerçekten?

Olacak çünkü neden? En azından bir ya da iki kişi varsa, o var olacak demektir. Hatta ben bazen şöyle düşünürüm: Bir şeyi fikrettiysen, hiç endişelenme bir gün olacak o. Ama görürsün ama göremezsin. Çünkü fikir dediğimiz şey bir takım verilerin birbirleriyle olan ilişkisinden kaynaklanarak oluşur. Demek ki fikir geldiyse bir takım veriler var. Arzun, isteğin, beklentin, hevesin, etkilenmen var. Bir sürü bir şey var, oradan bir şey doğar. Bir kişi bile fikrettiyse onu, o olacak demektir tarihte.

  1. Geçmişimizde de geleneksel sanatlar mesela, siz bu işin uzmanısınız, ebru, tezhip, hat.. Osmanlı denildiğinde bunlar hemen akla geliyor. Ama şuanda Cumhuriyet dönemine baktığınız zaman Türk resmi denilince ne akla geliyor?

Ama Cumhuriyet dönemi daha bir Türk resmi vaaz edecek bir duruma sahip değil. Daha yeni geliyor. Bir de şunu düşünün: Yakın tarihimizde kadim bir imparatorluk tarihinden gelip, onun üzerine- iyi-kötü onu tartışmıyoruz- yepyeni kurallar ve bir yaşam tarzı vaaz edip, onun üzerinden yeniden bir takım dinamikler oluşturup, bu dinamiklerin kendi aralarındaki çatışmalarından yepyeni bileşkeler oluşturup, bugüne gelebilen dünya tarihinde başka ülke yok zaten. Rusya dahil. Fransa, Avusturya- Macaristan, Almanya İmparatorluğudur. Fransa emperyalizmidir. Amerika’yı saymıyoruz. Rusya, Çin Hint’tir. Bunların hiçbirine bu olmamıştır. Hindistan tamamen emperyalizmin etkisi altında kalmıştır ama bizim gibi olmamıştır, Kurtuluş Savaşı yoktur.

“ Bir sürü şeyimizin gitmişliğine rağmen halihazırda bu dinamiklerle sürekli yeniden bir şey oluşturan, tarih sahnesinde başka ülke yok. Bu ülke daha oluşturacak kendi sanatını.”

AE: Kurtuluş Savaşı yok zaten başka…

İyi ya da kötü bu havzada “Benim yeniden bir şey oluşturmam gerek” yok. Bunları yapmak acayip götürür toplumlardan. Bir sürü şeyini götürür. Bir sürü şeyimizin gitmişliğine rağmen halihazırda bu dinamiklerle sürekli yeniden bir şey oluşturan, tarih sahnesinde başka ülke yok. Bu ülke daha oluşturacak kendi sanatını.

AE: Benim merak ettiğim, Cumhuriyetten sonra Anadolu’ya bir yönelim başlıyor. Sanatçılar Anadolu’ya gönderiliyor, oranın kültürünü öğrenmek için çeşitli çabalar gösteriliyor. Şuanda isetam tersi o kültüre yönelmek yerine Batı kültürünün etkisinde devam ediyor sanki. Tabii ki Batı kültürü de olacak ama Anadolu kültürünü de özümsemek önemli değil midir?

Ama bu çok zor. Şunun gibi bir şey “Mac yapılmış, pc’ler de canavar gibi 1500 atmosfer çalışıyor sen yeni 64 ram bilgisayar oluşturmaya çalışıyorsun.” Ya kardeşim bu olmaz yani, bu çok zor. Adam uçuyor, abi bunlar yapıyor ben de kendime ait bir pc yapayım. O olmaz.

AE: Ama temeli olmayınca bu havada kalmıyor mu?

Senin yapacağın şey Mac’i kabul et, onu kullan.

AE: Tabii ki onu kullan ama alttaki o katmanları boş bırakmak da olmaz.

O tarihsel şeyde gerçekten yılların işi. O katmanı boş bırakmak zorundasın, boş bırakmazsan bu sefer buna da yetişemezsin. Batı resmini yok sayamazsın ki, adamlar ekolleri de bitirmiş, teknikleri de bitirmiş.

AE: İnsanlar Rönesans’tan sonra aşmışlar zaten kendilerini..

Ağabey bunlar kalsın, ben bunların iyi tarafını alayım kendime yeni resim yapayım. Öyle olmuyor o iş. Onu almamız ve onu taklit etmemiz çok tabii bir süreçti. Ama şimdi bu sınıflar, dinamiklerle alakalı. Benim hatırladığım mesela 15 yıl oldu, ticaretle uğraşan biri bana geliyordu, aynen kelimeleriyle: “Ya hocam, ben bir ihracat şirketi kurdum, çok güzel para kazanıyorum, bir firmayla görüşmeye Avusturya’ya gittim, adam görüşmeye kendi mahalli kıyafetini giyerek çıktı. Hocam ben bu adama ne hediye götüreceğim?” Bu bir ihtiyaç, ben buna ne götüreyim? Van Gogh götürecek halim yok, bana ait bir şey götürmeliyim bu adama. Bu istek..

AE: Doğru olana yönelmek…

Doğru olana yöneltiyor. Bu aynı zamanda kendi içinde çok vulgarize olma ihtimali de taşıyor ama oradan yavaş yavaş benim de bir malım var, bakalım ne var ve yok…

AE: O süreç içersinde, tamam o Mac orada duruyor ama temelden gelenler ya siliniyorsa? Onu aktaranlar ne oluyor? Sanatsal açıdan diyorum, Bir Ebru, bir tezhip sanatı vb. Bugün kaç kişi var ebru ustası diyebileceğimiz?

Arz edeyim o konuda şöyle bir ilke vardır: Hem sanat için hem sanat için. “Hz. İsa ve Allah dışında ölen bir şeyi kimse diriltemez. “ hani öyle derler ya. Bir şey öldüyse, hayatiyetini tamamladıysa onu diriltmeye kimsenin gücü yetmez. Bu bir çarıkçılık olur, ona bakarsan Ebru bir endüstri zamanında.

AE: Evet zanaat.

Zanaat yani ciltcilik için vs. kullanılan bir şey. Kendine ait bir sanat değil, o mana da bir sanat dalı olarak olmamış.

AE: Minyatür için..

Minyatür de aynı bir kitap sanatı. Bir konuyu anlatmanın aracı olarak bir kitap grafiği minyatür de. Bunların kendi başına sanatsal olarak bir ifade taşıması modern bir şey. Modern bir şey yapabilmen için modern olman lazım en başta. Modern olmak ne? Gerçekten mevcut yaşamı algılayabilmek, günün şartlarına göre kimliğini ifade edebilme özgürlüğüne kavuşabilmiş olmak ve ona uygun da bir şeyler üretiyor olmak. Bu daha yeni.

Elli yıl bir toplum için tarih sayfasında bir paragraf. Bence önümüzdeki yıllarda olacak. Misal en basitinden benim gibi bir herif var ve kafası bunlara takılıyorsa başkalarının da takılacak demektir. Ki benim bilmediğim, tanımadığım da bir sürü adam vardır kafasını bunlarla meşgul eden. Bu toplumun içersinde olan ama dünya için de düşünen, ortaya çıkarttığı eseri hem buradan faydalanan ama onları birbirine eklemeden bir cümle haline dönüştürebilen bir kişi varsa bin kişi de var demektir. Dolayısıyla korkulacak bir şey yok. Müzik için de böyle olacak.

AE: Peki genç ressamlar için ne düşünüyorsunuz? Bu politik ortamı vs. yansıtabiliyorlar mı resimlerinde? Üniversitelerde hocalarının dedikleri türde resim yapmak zorunda kalanlar var mesela, bu sanat öğrencileri daha sonra kendi sanatını oluşturabiliyorlar mı gerçekten?

Sarkaç gibidir bu. Endişe etmeyin rahat olun. Sarkacın bir bu tarafına bir öbür tarafına gidilir, gelinir. Buralarda bir şeyler olgunlaşmaya başlar. Onu diyorum ya bizim kadar travma atlatan toplum yoktur ve biz dimdik ayaktayız şaka değil bu. Resmen ayakta duruyor ve üretiyoruz. Beğenelim ya da beğenmeyelim. Bir de dünyanın ilk 20 ekonomisi içersine girmişsin. Siz seksenleri yaşamadınız.

EE: Tüp kuyruğunda geçti bizim ömrümüz…

Neyi alıyordun neyi veriyordun. Galatasaray bir UEFA Şampiyonu oldu, çıldırdık yani. O bizim Batı’ya dimdik ayaktayız, yıkamadın bizi demekti. Bilinçaltındaki arkaik hafızada o çıkıyor.

AE: Eurovision’da da aynısını yaşadık sanırım.

EE: Galatasarayın gittiği Süper kupa’da Fransa’da stadın %50 si Galatasaray taraftarları, diğer yarısı da Liverpool du sanırım onun taraftarlarına ayrılmış. Bu %50’nin de %60’ını Araplar satın almışlar. Bir Müslüman takım nasıl olur da Süper kupa da oynar diye…

Ben bilgisayarda oyun oynamayı severim. Ve Traviancıyımdır, iyi Travian oynarım. Namım vardır yani benim. Bazen uluslar arası serverda oynuyorum. Bir keresinde oyuncu adımı Ottoman dedim, ilk köyün ismi İstanbul koydum. Hem yağmada hem askeri güç olarak birinciyim, Tunuslu, Cezayirli mesaj atıyorlar: “Sizinle gurur duyuyoruz, sisi en üstte gördüğümüz zaman içimiz ferahlıyor” diyorlar.

Dolayısıyla toplumsal gelişmelerde bazı parametreler çok hızlı hareket eder. Bazı parametreler geride kalır yavaş döner. Bazısı kendi içersinde genişlemeye başlar, onu fark edemez toplum. Bir müddet sonra bir parametre hızlandığı zaman o kümenin derinliğine temas eder. Temas ettiği anda yönü değişir. Bunlar çok olan şeyler ve bizim toplumumuzda bütün o travmalara rağmen kendi arkaik hafızasındaki iç derinliklerini çok da unutmuş değil. Bu toplum yaklaşık 12 -13. Yüzyıla kadar Batı’nın bilim felsefesi dediği şeyleri bitirmiş. Bazen okuyorum o eski eserleri. Bir tartışmalar var ki Kant falan leblebi çekirdek kalıyor. O kadar bir takım meselelerin üzerinden gelinmiş ki… Şimdi o kitaplarda duruyor onlar değil, bunlar unutulmuyor, nesilden nesile genetik kodlarla, bir şekilde geçiyor. Çünkü davranışlara yansıyan şeyler bir şekilde aktarılıyor. Beğenelim ya da beğenmeyelim.

EE: Kaldı ki Batı’da almış kendi diline çevirmiş.

Helal-i hoş olsun iyi yapmışlar. Durum tespiti için konuşuyoruz. Böyle bir toplumda o dinamikleriyle, birikimiyle, eksikleriyle, travmasıyla falan anca kotarıyor bunları. Hatta bunu heves ya da umut diye söylemiyorum, hani Türk resmi falan dediniz ya, ben şunu bile tahmin ediyorum dünya sahnesinde belki otuz belki elli sene sonra bir fuar açıldığında, girerken bakalım kaç Türk sanatçısı gelmiş diye girecekler içeriye. Çünkü mal var elimizde. Başka yerlerde mal yok yani.

“Batı’nın da şu becerisi çok kuvvetli: Kendini tüketiyor ama o tükettiklerinden Simurg gibi yeniden bir şeyleri birbirine eklemleyip çıkartabiliyor.”

EE: Batı elindekini tüketti artık.

Batı’nın da şu becerisi çok kuvvetli: Kendini tüketiyor ama o tükettiklerinden Simurg gibi yeniden bir şeyleri birbirine eklemleyip çıkartabiliyor. Ama vahşet üretiyor bazen ama rahmet üretiyor bazen. Ama mutlaka bir şey üretiyor. Batı bunu daha süratli aralıklarla yapıyor. Ama bizde 200 sene değil 600 sene sürüyor belki, iniyor çıkıyor sonra bir 600 sene daha. Bu çok kabaca bir benzetme ama o gücü taşıyor.

Bir röportajımda söyledim sanırım bunu ama bir ara ben İstanbul fotoğraflarını inceliyorum Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası fotoğraflar da o kadar duruş ve bakışlar o kadar farklı ki. Şimdi aç kurt tarafımızda vardır bizim toplum olarak.

Bu arada oluşacak olanın adı Türk resmimi olacak onu da bilmiyorum. Bu bölgelerin resmi, sineması. Sinema var sırda bence. Eskiden hep gıpta ederdik yabancı filmler gelir, Türk filmine gidince hep bir şeyler eksikti. Şimdi Türk filmini seyretmek için sinemaya gidiyoruz.

EE: Yeni çıkan oyuncuları nasıl buluyorsunuz?

Yalan Dünyadaki, Hakan Meriçliler’e bayılıyorum. Ben komedi severim. Cem Yılmaz’ı severim. Komedi benim için tamamen zekadır. Başka türlü atlayıp zıplayıp falan güldüremezsin insanları. Ferhan Şensoy, Yılmaz Erdoğan’ı da beğenirim.

AÖ.: Bir değişimden bahsediyoruz sürekli. Peki sanatçılar nasıl bakıyor bu değişime?

Sadece şuna rastlıyorum bazen, sanatçılardan ne kadarı muhakkak derinliğine olan sanatçı arkadaşlar düşünüyorlardır belki ifade etmiyorlardır, onun için biz de duyamıyoruz. Ama bazen televizyonda böyle bilim adamı yada sivil toplum örgütünde bir hoca ile falan olan konuşmalardan çok büyük keyif alıyorum. Mesela geçenlerde Fransa meselesiyle ilgili bir şeyler konuşuyorlardı ki bizimkiler yine gaza geliyorlar derken bir hoca hanımdı, böyle bakmayalım konuya iki farklı taraftan bakalım dedi. Var yani aklı başında, makul, işe soğukkanlılıkla yaklaşan bir sürü insan var. Sanatçıların yalnız şöyle bir problemi vardır, gerçi sermayede öyledir ya, eğer bir kesim ya da katmanla besleniyorsa ve o katman el değiştirmeye başladıysa hemen rahatsız olur bundan ve hemen bu neden böyle oluyor diye tepki verir. Oysa durum okumak daha hassasiyet gerektiren bir şeydir. Durumu okusunlar artık ne diyeyim yani…

  1. Sizin ekonomist yanınız da var. Gelecekte Türkiyenin kesintiye uğraması, kriz vs. görüyor musunuz? Türkiye’nin yanlış gidiyor diyeceğiniz bir durum var mı?

Evet var. Tarımla sanayileşmesiyle ilgili. şöyle bir problemimiz var. Kendi dinamiklerimiz tamam, güçlü dinamikler oluştu. Fakat Devlet Planlama Teşkilatı’nın nasıl çalıştığı hakkında çok fazla fikir sahibi değilim, eleştirmek gibi olması ama merkezi otorite tarafından ciddi stratejik kararların alınması gerekiyor. Belli sektörler üzerine. Madem bu iktidar bileşkesi değişti, bu toplum olarak şu sektörlere özellikle yatırımımızı odaklayalım. Çünkü önümüzdeki elli yılda şunlar olacak, enerji sektöründe şunlar olacak ve biz mevcut birikimi şu işler için yatırıma ayıralım. Çünkü o parametreleri iyi göremezsen, sadece günün pragmatik koşullarıyla sanayini geliştirirsen, birden Akdeniz ticaret yollarının değiştiği gibi zamanında, kalıyorsun ortada, ne güzel yiyorduk içiyorduk, yol değişti açıldı Süveyş. Sana uğramıyor artık ticaret yolu.

Sanayileşme ve üretme dediğimiz süreçte sonuçta kural öyle sonuçta tüketim için üretiliyor ve tükettiriliyor. Kapitalizm zaten ihtiyaç için değil tükettirmek için üretir. Dolayısıyla belli sektörlere stratejik kararlar alabilmeleri lazım. Ekonomik süreçler üzerindeki kontrol ve tercih mekanizmaları iyi çalışmaya başlarsa, toplumsal süreçte de yani sosyolojik olarakta toplumun – gönlümden geçen bu bir vizyon değil – ekonomik açıdan çok güçlü olmakla övünen bir toplum değil kültürel, sosyal açıdan gücüyle övünen değil ama övünç kaynağı haline getirebilmiş bir toplum olmayı hedefleyebilsek. Anayasa da bile bu olabilmeli. Ne toplumu olacağız biz? Ekonomik açıdan çok güçlü, müreffeh, demokratik hak ve özgürlükleri… ya geçin onları, kültürlü, olgunlaşmış, derinliği olan, dünya sahnesine sürekli bir takım eserler sunan, sözü olan bir toplum olmayı vizyon edinelim.

“Bu havzalar insanlık tarihine, insan olmayla ilgili sözlerin söylendiği temel yerler…”

AE: Sözü olan deyince bu yıl içersinde gerçekleştirmeyi düşündüğünüz bir projeniz var: “Sözün Yolu” diye. Bu projeyle ilgili paylaşmak istedikleriniz neler bizimle?

“Sözün Yolu” şu ana kadar konuştuklarımızla çok doğrudan ilişkili aslında. Bu havzanın biriktirdiği, sadece bizim değil aslında Batılı bütün medeniyet havzalarının arkaik hafızalarına yerleşmiş, işlemiş, onları etkileyen biriktirdiği dinamikler var. Sosyal, kültürel bir sürü şey var. Bu bir sürü şey, sürekli ve sürekli, yeniden yorumlanabilen, yeniden bir şey söylemeye aday olma potansiyeli taşıyan mirastır. Bu mirasla, şu anda aşina olduğumuz veya karşılaştığımız, gençler, beyefendiler, hanımefendilerin bu mirasın ne kadar güçlü, ne kadar sağlam bir takım şeyleri üretebileceği konusunda onlara yeni bir heyecan tattırabilmeği arzu ediyorum.

Söz Yolu

Diyebilsinler ki, “Bir şeyin kendi zihnimize ya da kendi kurallarımıza uygun olup olmaması önemli değil, burayı geçerek beğeni ya da doğru yanlış gibi ikili kararlarla değil, buranın bu zenginliğinden demek ki benim de hala çıkaracak bir şeyim var” güvenini çıkarabilsin bir kere toplum. Buna aracılık edebileceğim bir şeyler ortaya koyarsam ki “Söz Yolu” öyle bir şey, çünkü bu havzalar insanlık tarihine, insan olmayla ilgili sözlerin söylendiği temel yerler. Mısır dahil… Neden burası? Burası işte, ne yapalım burası, Kuzey ülkeleri değil. Bir de iklim itibariyle demek ki bu Akdeniz havzası, Meksika Körfezi de öyle bir yer –İnka, Maya, Aztek vb.- demek ki önce buralarda ortaya çıkıyor sözler. Bizde tam ortasındayız, hatta tam üstündeyiz. Hatta bazen bütün bu sözlerin de altında kalıyoruz ayrıca buraları bir hatırlatalım, buraları paylaşalım, buraların sözlerini yeniden söylenebilir bir söz haline getirebilelim. Sanırım Mevlana’nın sözüydü “Söylenecek söz de kalmadı ya benim de söyleyecek bir sözüm var” diyelim.

Katılanlar: Peyami Gürel, Ayşe Ersoy, Emrah Ersoy