Giyim Kültürümüz Üzerine

Giyim Kültürümüz Üzerine

– – – –

“Yenile ve yinele!”

Giyim kültürümüz üzerine bir tartışma.

Yöneten: İlhan Kutluer

Katılanlar: Peyami Gürel, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Ayşe Böhürler

“Giyim Kültürümüz” konusuna ayırdığımız bu sayıda, meselenin en tartışmalı yönlerini vurgulamak amacıyla disiplinli bir açık otorum yerine, irticalî bir tartışma düzenlemeyi uygun gördük. Tartışma, kaçınılmaz olarak geleneksel-modern kültür ayrımı üzerinde odaklandı. Çünkü gerek “moda” ile “modern” terimleri arasındaki etimolojik akrabalık, gerekse kültürün gelenekle irtibatı, bunu zorunlu kıldı. Peyami Gürel böyle bir ayrımın mutlaklaştırılmasına karşı çıkarken, Fatma Karabıyık barbarosoğlu sözkonusu ayrımda ısrar etmenin antropolojik önemi üzerinde durdu. Ayşe Böhürler ise giyim konusunda hem İslami değerlere uygunluğu, hem de modern hayatın gerçekliğini gözetmeyi aynı anda nasıl başarabileceğimiz üzerinde yoğunlaştı. Bu hararetli tartışmayı yöneten İlhan Kutluer ise modern olanı sorgulamaktan vazgeçmeme ve geleneksel olanı manevi değer ve ilkelerin tezahürü şeklinde algılama konusunda ısrarlı oldu. Sonuçta giyim kültürümüz konusunda şu sorunun merkezileştiği görüldü: Neyi yineleyeceğiz? Neyi yenileyeceğiz?

Tartışmacılarımızdan Peyami Gürel, Peyami Sanat Galerisi’nin sahibi ve yöneticisi. Özellikle geleneksel sanatlarla ilgili çalışmalarıyla tanınıyor. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, İz Yayıncılık tarafından neşredilmiş olan ‘Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet’ başlıklı doktora tezinin yazarı. Ayşe Böhürler ise özellikle İzlenim ve Aksiyon dergilerine katkılarından tanıdığımız, gazeteci ve yazar bir kardeşimiz.

İlhan Kutluer:Tartışmamızın konusu giyim kültürümüz. Dolayısıyla karşımıza iki kavram çıkıyor: Giyim ve Kültür. Özellikle kültür kavramıyla ilgi kurulduğunda giyim konusunu hayli geniş bir yelpazeyi gözönünde bulundurarak tartışmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Ancak biz, bu yelpazeyi doğrudan giyim konusuna ilişkin açıları kollayarak, oturumumuza uygun bir alanda sınırlandırabiliriz sanıyorum.

Kültür, malum, beşeri bir olgu. Onu insan üretiyor. Ancak bu üretimin dayandığı bir müracaat sistemi, bir değerler düzeni, bir dünya görüşü, kısacası bir zihniyet dünyası var. Dolayısıyla zihniyet dünyamızdaki süreklilik, yöneliş ve değişiklikler, kültürel süreklilik, yahut, kültürel değişim süreçleri şeklinde tezahür ediyor.

Nasıl iktisat, siyaset, sanat, hatta bilim, birer beşeri olgu olarak arka planındaki zihniyetle açıklanabilirse, giyiminde kültürel bir olgu olarak dayandığı zihniyetle birlikte ele alınması elverişli bir hipotetik yaklaşım olacaktır.

Şu halde meseleyi şöyle koyabilir miyiz? Geleneksel kültür, belli bir etik-estetik değerler düzenine uygun olarak, hem belli bir simgeciliği, hem de kendini dayatan ihtiyaçları gözetmek suretiyle kendi giyim kültürünü üretti. Geleneksel toplumlarda kılık-kıyafet bir yandan her türlü etnik, ilmi, sosyal, resmi ve hatta mesleki statüyü simgeleyecek tarzda tasarlanırken, dini değerlere uygunluk da behemahal gözetiliyordu. Bu uygunluk bir yandan kılık-kıyafet üretiminde belli ölçülere riayet, bir yandan da tüketime israfa kaçmamak gibi sınırlara riayet anlamını taşıyordu. Bu, işin etik tarafı.  Bir de estetik beğeni tarafı var. Geleneksel kılık-kıyafet kültürü, estetiği etiğe indirgemeksizin –ama onları modern zihniyetin de yaptığı gibi birbirinden koparmadan- belli bir paralellik içinde götürmeye çalıştı. Böylece hem iyiyi, hem de güzeli kollamanın nisbeten mesut örneklerini sergilemeyi bildi. Bu örneklerin en saygın yanı ise belli bir kimliği vurgulamanın onurunu taşıyor olmasıydı.

Sonra dünya, tüm dini ve yerli kültürleri bünyesinde eriten, insanı tektipleştiren modern batı kültürünün o veye bu hızla egemenliğine girdi. İslam ülkeleri için de biz de Batı’ya en yakın coğrafya olarak bu egemenlikten nasibimizi fazlasıyla aldık. Ve sonuçlarını hala acımasızca doğuran bir modernleşme sürecine girdik. Zihniyet dünyamız değişti.

Bu sürecin evvel emirde kılık-kıyafet kültürümüzde etkilerini göstermesi ilginçtir. Bu durum, zihniyet ile giyim kültürü arasındaki ilişkiyi belirten önemli bir gösterge bence.

Ancak modern zihniyetin etik değerleri tahtından etme eğilimde olması güya estetik vurgular karşısında geleneksel etik değerlerin geri plana itilmesi, hatta bazen hiç yokmuş muamelesine maruz bırakılması, giyim kültürü ve zihniyet ilişkisini bir zihniyet ve kimlik problemi, bir değer bunalımı olarak karşımıza çıkarmış bulunuyor.

Şimdi isterseniz bu ilişki ve bu problem üzerinde durarak tartışmamızı açalım. Geleneksel ve modern kültür ayrımına yaslanarak giyim kültürümüzü, geçmiş ve şimdiki şekilleriyle nasıl tasvir edebiliriz?

Burada ayrım noktası geleneksel ve modern kültür. Bu konuda ilk soruyu Sayın Peyami Gürel’e yöneltmek istiyorum. Konuya bu ayırım açısından nasıl bakabiliriz?

Peyami Gürel: “Geleneksel ve modern kültür ayrımı” lafzı bir kere tartışma konusu. Şimdi buradan başlarsam, giyim kültürüne gelemeyiz.

Kutluer: Soyutmuş gibi görünen, ama aslında hayatımızın en somut noktalarını ilgilendiren bu ayrımı ortaya koyalım derim.

Gürel: O zaman felsefi arka plana inmemiz icab edecek; ve belki geleneksel ve modernlik ayrımı üzerine inşa edilen bu tartışma, farklı bir mecraya kayacak. Bu, tehlikeli. Onun için konuya burdan girmeyelim, diyorum.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu: Ben sizin düşündüğünüzü anlamak açısından şunu soracağım: Eskiden insanlar nasıl giyiniyorlardı? Ve şimdi neden eskisi gibi giyinmiyorlar?

Gürel: Eskiden de nefisleri için giyiniyorlardı. Şimdi de öyle. Gelenekle modern ayrımı, bazı şeyleri idrak etmemizi zorlaştırıyor.

Barbarosoğlu: Peki, gelenek ayrımını antropologların kullandığı manada alalım.

Gürel: Sadece şuradaki manasıyla yeterli. Antropoloji tartışmamıza bir şey katmayacak. Seküler diyebilir miyiz?

Kutluer: Bir açıdan dünyevi ise beşeri bir şey olduğu için dünyevi

Gürel: “Modern dünya geldi tektipleştirdi, bu modern dünyanın hendikaplarından biriydi” mi diyorsunuz?

Barbarosoğlu: Yani kimin nasıl giyineceğini ve bu giyimin yıldan yıla, hatta aydan aya nasıl değişeceğini, tektipleştirmiş bir mantık içinde belirledi.

Gürel: Hiç de tektipleştirmedi; tam tersine çeşitlendiriyor.

Barbarosoğlu: Nasıl çeşitlendiriyor mesela?

Gürel: Modern dünyayı savunmak anlamında söylemiyorum; ama istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz aslında. Benim asıl söylemek istediğim; bu kategorik ayrımın tehlikesine işaret etmek…

Barbarosoğlu: Şunu açıklığa kavuşturalım; ben fikir jimnastiği yapmaya gelmedim. Somut şeyleri konuşmaya geldim. Somut şeyler konuşmak için de, ben size diyorum ki, gelenek ve modern derken kültüre, iklime, mekana göre farklı giyimler vardı diyorum; geleneksel kıyafetler çok güzeldi; modern kıyafetler çok kötüdür demiyorum. Ama geleneksel kıyafet farklıydı, modern kıyafet farklıydı buna katılıyor musunuz? Nihai noktada , evet, insanlar nefisleri için giyiniyorlar ama o nefislerinin ne kadar müdahil olduğunu niye konuşmuyoruz burada?

Kutluer: Problemin yanlış konulduğu izlenimini veren bir tepki oldu. Önce böyle bir ayırım olup olmadığında anlaşmalıyız, bence böyle bir ayırım var.

Gürel: İster istemez oraya geldik gördünüz mü? Ben bu noktadan girmeyelim demiştim.

Barbarosoğlu: Biz neyi konuşuyoruz; önce onu sınırlayalım. Ben problemi daha da daraltmaktan yanayım; geniş baktığımız zaman dallanıp, budaklanacak. Biz, şimdi müslümanların giyiminden memnun değiliz. Son tartışmalar böyle. “Müslümanlar” (tırnak içinde söylüyorum) “çok kötü giyiniyorlar”.

Gürel: Bütün müslümanlar mı? Müslümanların belli bir kesimi mi, şehirde yaşayanları mı? Kırda yaşayanları mı?

Barbarosoğlu: Şimdi kırda yaşayanları konuşmuyoruz. Çünkü kırda yaşayanların giyim üzerinde direkt rolleri yoktur. Şehri konuşuyoruz, aydın müslümanların yaklaşımlşarını sözkonusu ediyoruz.

Kutluer: Peyami Bey, sanki hiç problem yokmuş gibi davranmakla herhalde sonuç elde etmemiz mümkün değil. Bir problem olduğunu var sayarak oturduk, hep birlikte. Dediğiniz gibi bir problem yoksa…

Ayşe Böhürler: Geleneksel zihniyeti taşıyan insanların kıyafete bakışlarıyla, modern zihniyeti taşıyan insanların kıyafete yükledikleri anlam arasında çok fark var.

Kutluer: Evet zaten mesele de bu…

Barbarosoğlu: Modern, hemen şimdi olandır. “Hemen şimdi olan” nereye ait?

Gürel: “Hemen şimdi” herkesin kendine ait olandır.

Kutluer: Fakat, şu anda bir gömlek giyiyorsunuz, yakaları var, o yakalar da büyük bir ihtimalle sizin bir gün kravat takacağınız varsayılarak, öyle tasarlanmış. Gerçi çok sade bir dizaynı var ama yine de belli bir kültürü veya zihniyeti yansıtıyor; bu gömleği siz mi seçtiniz? Yani bu gömleğin böyle üretilmesi ve behemahal tüketilmesi hususunda kendi tercihinizi mi kullandınız? Yahut mutlak bir ruhi iştirak söz konusu mu? Tercihinizin tümüyle belirleyici olduğu kanısında mısınız, yoksa size bu şekilde telkin mi edildi?

Gürel: Giyinmenin tek saiki güzellik değil…Kimi için giyim, başkalarıyla savaştır, kimi için giyim, iktidarı tanımlamadır; yani bunda farklı saikler rol oynar.

Barbarosoğlu: Evet, güzel kendiliğindendir, değişmez. Dfaha önce güzel dediğiniz şeye bir müddet sonra çirkin demezsiniz; ama hoşlanma çok bencil bir duygudur, hoşlandım dersiniz, hoşlanmadım dersiniz, hoşlanmadım dediğiniz zaman niçin hoşlanmıyorsunuz sorusu ortadan kalkar.

Kutluer: Tartışmanıza katkıda bulunmak için bir şey söylemek istiyorum, sizin neden hoşlanacağınıza da karar veren bir atmosfer, bir kültür iklimi, bir zihniyet dünyası yok mu?

Gürel: Burada böyle bir karar sözkonusu değil.

Kutluer: İşte şu anda bizim giydiklerimizi üreten mekanizmaların çeşitlemelerinden birini çok pasif bir konumda kalarak, üstelik ruhen iştirak ettiğimizi sanarak seçen gerçekten biz miyiz? Seçmeye zorlanıyoruz gibi geliyor bana.

Gürel: Sunulanlar arasından bir şey seçersiniz. Tarihin ilk çağından bugüne kadar bu böyle olmuştur. Eğer kendinizin üretme alternatifi varsa yine varolan imkanlar arasından bir benzerlik, uyum ve farklılık gözeterek bir şey üretirsin.

Kutluer: Tam da burada kouya girdik. Benim soyut girişimi, somuta indirgemiş oldunuz. “Kendiniz bir şey üretmek, kendiniz bir alternatif sunmak ihtiyacında iseniz…” İşte soru bu. Böyle bir ihtiyaç var mı? Bu ihtiyacı karşılayacak yetenek ve estetik beğeniye sahip miyiz? Biz giyimimizi, kuşamımızı, kimliğimizle ve inanç değerlerimizle hatta bazen gelenekle özleştirilen kültür değerlerimizle irtibatlandırmak ihtiyacında değil miyiz? Mevcut verili ortamı, giyim konusundaki verili durumu esas kabul edip özgünlük diye bir sorunu olamayan bazılarının bize sunduğu seçeneklerden birini tercihe zorlanmakla, son derece doğal, normal bir iş mi yapmış oluyoruz?

Gürel: Size sunulanlar arasından herhangi bir şeyi beğenmiyorsanız, gidersinizbir terziye; yani bu kadar işi zorlaştırmanın bir anlamı yok.

Barbarosoğlu: Dün de insanlara sunuluyordu. Dün sunulanla, bugün sunulan arasında şöyle bir fark var: Dün sunulanda sizin seçiminiz var, tabiatı gözlemleyerek elde ettiklerinizi estetik ölçülere döken bir ‘siz’ varsınız. Bunun idrakindesiniz. Moda dediğimiz şeyde kendini idrak ediş sözkonusu değil.

Gürel: İdrak ediş açısından mı farkı koyuyorsunuz? Yoksa seçim zenginliği açısından mı?

Barbarosoğlu: Seçim zenginliği de idrakle bağlantılı bir şeydir.

Kutluer: Bu çeşitliliği bize sunan, bu çeşitlemeleri bize takdim eden, arz eden bir üretim sistemi yok mu? Bu üretimi yapanların belli bir değerler manzumesine sahip olduğunu, dünyaya, insanlara bakış noktasından belli kabulleri olduğunu bilmiyor muyuz?

Gürel: Modern zihniyet dediğimizin tümü, aynı tezgahtan çıkma değil, birçoğu birbirinden faklıdır.

Kutluer: Şu anda modern zihniyet, ürettiği kültürü, değer verdiğimiz şeyi esas alarak mı üretiyor ve kendini bize dayatıyor?

Gürel: Hayır para kazanmak için üretiyor. Bunun için de çeşitlilik sunuyor.

Barbarosoğlu: Geleneksel ve modern ayrımı da burada işte… Gelenekselde ahlaki, dini ilkeler birinci derecede önemli. Kıyafetler ona göre seçiliyor; ama modernde ahlaki ilkeden ne kadar uzaklaşırsan o kadar hürsün.

Gürel: Modern zihniyetin ürettiği her şey ahlaksız mı?

Kutluer: Gyri ahlakiden ziyade la ahlaki… Etiği bir şekilde gözönüne almadan, hiçbir şekilde ölçü kabul etmeden, üretiliyor bunlar. Modern zihniyet böyle bir şeydir. Malum işte sizin de çok iyi bildiğiniz aydınlanma projesi etik ve estetiği birbirinden bağımsız alanlar olarak görme eğilimindedir.

Gürel: Öyle zannediliyor, postmodernistlerin bile çıkardığı sonuç bu, bunu ben tartışmalı buluyorum. Etik ve estetiği ayırmak gibi bir dertleri olduğunu zannetmiyorum.

Kutluer: Geçenlerde peydahlanmış olan heykel tartışmasında bir heykeltraş, güzel olduğuna inandığı bir ürüne tepki duyulmasını anlamadığını söylüyor; çünkü “bu güzeldir” diyor, “bunun iyi ya da kötü kategorileriyle değerlendirilmesine izin vermem”.

Gürel: Onu biz de yapıyoruz. Geleneksel sanat olarak benim hattımın beğenilmemesi, bize garip geliyor. Bu bağımsızlık ve aidiyet mantığı bizde de var.

Kutluer: Bence o heykeltıraşın tepkisinde estetiğin  bağımsız bir alan olarak algılanması net bir şekilde tezahür ediyor. Meseleyi giyime getireceğim; böyle koymağa çalıştım zaten. Müslümanlar kendilerine has bir giyim kültürü ürettiklerinde, öncelikle bunun şer’i değerlere uygun olup olmadığına bakarlar. Ölçü fikri daha somut tecelli ettiği için, kadın örneğini vereceğim. Kadına ait bir giyim tasarlanırken dış kıyafetinde başörtüsünün de var olması gerektiği, modern muhitte olmazsa olmaz bir unsur olarak düşünülmüyor. Size göre indi bir güzellik anlayışına dayanabilir; ama hepsi bu mu?

Gürel: Elbette bir ölçü var; hatlar gözükmeyecek, yani vahyi bilgiyle hareket ediyorsan, sana bir şey beyan edilmiş, kendisini tanıtmış, sıfatlarını beyan etmiş ve bu sıfatlara teveccühün reçetesini vermiş. Bu da o ölçülere uyacak. Niçin uyuyorsun? Daha güzele kavuşmak için… Elbette vücut hatlarını göstermiyorsun; bunları fıkhi açıdan tartışıyorlar; ancak bu konumuzun dışında.

Kutluer: Yani hiç olmazsa bir ölçü fikrinin belirleyici olduğunu kabul ettik, değil mi Peyami Bey? Etik falan derken, kastım buydu. Yani temel değerler sistemi. İnancımıza, ahlakımıza, estetik beğenilerimize ait tüm değerler sistemini kasdediyoruz ve eğer biz müslümanlar olarak konuşuyorsak, onların müslümanlığın öngördüğü değerler düzeni olduğunu varsayıyoruz. Dolayısıyla bu çok müşahhas bir hareket noktası değil mi?

Böhürler: Müslümanların var olan giyim kültüründen söz etmek mümkün mü? Aydın müslümanların varolan bir giyim kültürü vr mı? Bir sürü seçenek varsa müslümanlar neye göre seçimlerini yapıyor?

Gürel: Önce örtünüyor, yani genel olarak belirleyici ahkama uygun örtünüyor.

Böhürler: Örneğin, belirleyici ahkamın dışında da kurallar getiriliyor. Şimdi ben bol pantolon giyerim, bol pantolonun üzerine biraz uzunca ceket giyerim; başıma da başörtümü şöyle sıkmabaş şeklinde dolarım. Bu genel ahkama uyar. Ben bugün genç biriyimdir. Biraz rahat, özgür modayı benimserim veya bir taraftan vücuduma oturan pardesüyü giyerim. Başımı da gene çok şık dallı-güllü bir başörtüyle bağlarım. Amacımız başkalarına benzeme değil zaten; modanın totaliterliğine karşılık, benzememesini istediğimiz zaman biz de totaliter bir şey söylemeyelim. Neyse, farzedelim ki Vakko’ya gittim. Vakko’da kendi zevkime göre bir kıyafet beğendim. Benim taleplerim arttıkça birtakım şeyler ortaya çıktı. Müslüman kadınlar biraz değişik kıyafet istiyorlar ise onlara uygun kıyafetleri planlayalım.

Gürel: Diğerlerinde bulamadınız bakın, diğerlerini dolaştınız zevkinize uygun bir şey bulamadınız, Vakko’ya gittiniz, dediniz ki ben şöyle bir elbise istiyorum, bu farklılık talebindeki kaygınız İslami mi?

Böhürler: Ben istiyorum ki hem dışarıda rahat giyinebileceğim, hem ahkama uygun bir kıyafet satın alayım. Bu kıyafet, maddi koşullarıma da uygun olsun, aynı zamanda kullanabilme alanım geniş olsun ve ben bu kıyafetle Allah’ın sınırlarını aşmadan, toplum içindeki yaşantımı sürdürebileyim; böyle bir talebim var. Böyle bir taleple mağazaları dolaşıyorum ve benim bu talebime cevap veren bir şey bulamıyorum. Mesela, sade, düz bir başörtüsü arıyorum; yok. Desenlisi var.

Kutluer: Ben meselenin merkezi noktasını şu son tartışmada yakalamış gibiyim. Ayşe hanımı şu şekilde anlayabileceğimizi düşünüyorum; biz ahkama uygun olması koşuluyla herhangi bir zihniyetin ürettiği, ortaya koyduğu estetik ürünleri kullanabilir isek, bunun şartı ürünün dini olarak, ahlaki olarak, İslamiyet’in öngördüğü ölçülere uygun olmasıdır. Bana kalırsa burada mesele, estetiğin etiğe indirgenmesi meselesi olarak karşımıza çıkıyor; peki, estetik açıdan da bize has bir beğeniye, desenlere, tasarımlara, stillere niye sahip olmayalım ve insanlar: “Bakın şu müslümanlara, hem İslamiyete uygun giyiniyorlar hem de çok kendilerine has bir güzellikte” niye demesinler?

Böhürler: Bunu demeleri üretici firmanın yaşaması şartına da bağlı değil mi? Benim o modern zihniyeti benimseyen bir kadın olarak her yıl kıyafetimi değiştirmem lazım; ama, ben bir başörtüyü alıyorum beş yıl takıyorum, on yıl takıyorum. Çünkü benim için o başörtünün yenisinin alınma gereği, ancak eskidiğinde, yırtıldığında ortaya çıkar.

Kutluer: Evet… Bir giysiyi eskimeden atmanın manası delilik değilse nedir, ya da bu tutum israfla eşdeğer değil midir?

Böhürler: Zaten bir müslüman topluluk olarak hep bu zihniyetle alışverişimi yaparsam, bu zihniyetle kıyafetlerimi belirlersem, böyle bir firma yaşamaz.

Gürel: Estetik alanında “bize has olanı” tarif edebileceğimiz şeyin beslenme alanının çeşitliliği, bütün insanoğlu için aşağı yukarı aynıdır. Yani coğrafi koşullardan tutun, aldığınız eğitime kadar bu çok değişik faktörlerin rol oynadığı bir alanda “bize has” olanı tespit güç. Çünkü her insane şu veya bu şekilde  bir şeylerle etkileşim süreci içerisinde, önce, kendine has olanı arar. İdeolojik bir alanda bize has olanı tanımlamaktan ben saf-ı nazar etmek istiyorum. İnsanlar önce kendilerine has olanları tespit ederler; bunlar arasında ortak birtakım ilintiler bulunabiliyorsa tarihsel süreç içersinde o birilerine has olur; bu daha da genişleyebiliyorsa ; o bu ülkeye has olur. Daha da genişletebiliyorsa, o zaman dini biristilah içersinde müslümanlara has diyebileceğimiz bir süreç yaşanır.

Barbarosoğlu: Peki ne yapalım? Kendimize has olanı aramayı manalı bulmuyorsunuz?

Gürel: Kendimize has olanı aramayı manalı bulmuyorum.

Barbarosoğlu: kendiniz için manalı buluyorsunuz. Yani diyorsunuz ki, bir yaklaşım var burada. Ben birtakım merhalelerden geçmişim, kendime has bir estetik anlayışım var. Bana uygununu da ararım, bulurum diyorsunuz. Şimdi biz de diyoruz ki: Niye insanın kendine has olmasını; (ben kemale ermek olarak kullanacağım onu) niye öteki insanlar için istemeyelim? Yani ben kendime has olanı arıyorsam ve bu güzel bir şeyse, kitle psikolojisinin içinde sürü hale gelmiş insanların da kendilerine has estetik zevkinin olması için niçin kafamı yormayayım?

Kutluer: Yani biz kendimize has olanı keşfettikten sonra başkalarına da öneriyoruz?

Barbarosoğlu: Hayır önermekten yana değilim. O zaman o modaya değil de bu modaya (benim size sunduğum modaya) uyun demek gibi bir şey çıkıyor ortaya. Bunu söylemiyorum. Zaten şu an müslüman modacıların(!) yaptığı dab u değil mi? “Batı modası kötüdür. Müslümanların modası iyidir.” Hayır! Moda, modadır. Benim meselem, insanları sürü psikolojisinin içinden çıkarmak. Çıkmak istemeyebilir. Ama çıkmak isteyen insanlara, koronun içinde yer almış olup da aslında soloya talip olan insanlara seslerini çıkartmaları gerektiğine dair bir destek. Hepsi bu.

Gürel: Beyan ve tanıtma konusunda Efendimiz Hazretleri bile uyarılmış: “Sen  sakın koro halinde ses çıkarmaya çalışma, bu senin vazifen değildir.” Ben diyorum ki kemalata varmış olanlar, bir toplumda nicel olarak ziyadeleşiyor ise orkestra yöneticileri çıkmaya başlıyor demektir. Bu ziyadeleşme, etkileşim alanı ve voltajını hakikaten yaygınlaştırabiliyorsa o zaman başkaları da etkileniyor demektir. Bu niceliğe doğru verilen önemin esas gücü oluşturduğu varsayılıyor hep. Hayır yalnızlık güç oluşturuyor, biz bunu idrak etmiyoruz, yalnız olmak, tek olmak, tek olmanın peşinde olmak esas güçtür, esas etkileyici olan ve gözden kaçırılan budur. Rabbimin aynası olabiliyor isem, neticede yaptığım, alemlere has demektir. Bir insanda alemlere has bir şey bulunuyorsa herhalde etkiler bir yerleri.

Kutluer: Peyami bey tam da “bize has” ya da “bana has” olanı keşfetmek, ortaya koymak, hatta teklif etmek için muhtaç olduğumuz psikolojik durumun bu olduğunu söylemenin yeridir.

Gürel: Ben diyorum ki kim aynasını parlatırsa, ışık oradan yansır. Bunu adı ister modern olsun, ister gelenek; hiç umrumda değil. Bugün batıdaki adam, estetik aynasını çok iyi parlatabiliyorsa cemale benim zannettiğimden, benim kendimde vehmettiğimden daha yakın olabiliyorsa –ki olabilir- hiç de onu özel bir kategori içinde yargılamam.

Barbarosoğlu: Felsefi manada tamam. Tek tek insanlar için sonuna kadar katılıyorum. Fakat ayna diyorsunuz ya ben de diyorum ki modernizm, aynayı parçalamıştır. Artık o ayna gerçekten beni yansıtan ayna mı yoksa herhangi bir sirkteki, bütün mahareti beni olduğumdan başka türlü göstermek olan bir ayna mı?

Gürel: Aynayı ben parçalamışım, modernism değil. Emevilerden, Kerbeladan beri parçalı ayna. Parçalanmayı niye 16. Yüzyıldan veya Descartes’den başlatıyoruz? Arada bir peygamber geliyor ve parçaları topluyordu; yani modernizm, yeni bir şey değil modernizm esas gelenektir.

Kutluer: Peyami Bey, meseleyi nebevi öğretiye bağladığımıza gore sadece İslam kıyafeti değil, kılığı üzerine de konuşalım isterseniz. Müslüman erkek kılığı konusunda Resulullah efendimiz (s.a.v.): “Bıyıklarınızı kısaltınız, sakallarınızda biraz abartılı olunuz” buyuruyor. Bunun açıklaması gerçekten basit bir dini simgecilikte aranmalıdır. Zira o devirde başka dini kimliklere muhalefet, bir tür dini kimlik belirtisi olarak bunu önermiştir, şimdi şu halde biz olmak veya bir şeyin bize ait olması ve bunların inanç değerlerimizle bağlantılandırılması önemli. Ben geleneği dayandığı ilkeler itibariyle “ed-Din”, “el-Mille” manasında kullanıyorum. İslam aleminde, dini ölçüler esas alınarak belli giyim tarzları geliştirildi. Erkek için de kadın için de; fakat bu genel bütün içinde gerek kavmi gerekse daha dar anlamda etnik kimlikleri de simgeleyen kılık-kıyafetler oluştu. Yani bizim şimdi folklor kıyafeti dediğimiz kıyafetlere baktığımızda Karadenizlininki bir türlüdür, akdenizlinin ki bir türlüdür, balkanlının ki bir türlüdür. Sonunda herkes için kimdir ve nedir sualine cevap bulabileceğimiz bir giyim kültürü çıkıyor karşımıza. Oysa bugün egemen olan modern batı kültürünün ürettiği giyim-kuşam kültürü, herkesi istila etmiş durumda; özellikle biz erkekleri. Yani biz bundan hiç şikayet etmeyecek miyiz? Biz müslüman erkekleri, bir hıristiyan erkekten kılık-kıyafet planında da ayıran bir özellik niye olmasın vaya niye yok? Londra sokaklarında benimle herhangi bir ateist yahut hıristiyan İngiliz’I ayıran ne?

Barbarosoğlu: Benzemeye çalışmanın, özenmenin tarifi çok. Benzemek olmasa bile onun gibi olmaya çalışmak.

Kutluer: Şimdi bakın bir Arap ile Türk’ün islam ortaçağında diyebileceğimiz dönemde kıyafetleri birbirinden farklıydı; ama her ikisine ait giyimin de İslama uygun olduğu düşünülüyordu yani hepsi dini ölçülere riayet ettiklerini düşünüyorlardı ama Arapla Türk ayırt edilebiliyordu. Buna kesrette vahdet yani çoklukta birlik deniyor.

Barbarosoğlu: Çünkü iklim belirleyici kıyafet üzerinde.

Kutluer: Evet iklim belirleyici ama orada gözetilen dini ilkeler birer ölçüdür. Bu Arnavuttur, bu Lazdır, bu araptır diyebiliyor idiniz; yani ortak ölçülere uymak çeşitliliği engelleyen bir şey değildi. Şimdi ki modern giyim kültürü rahatsız edecek şekilde insanı tektipleştiriyor. Bence giyim kültürü kavramının estetik yenilemeye ve değişikliğe açık bir boyutu vardır. Ve sizin kemale ermek dediğiniz, estetik tanımlara ve seviyelere ulaşmak diye tanımladığınız şeyle alakası vardır; önemli olan ölçülere riayet etmektir. Şimdi konuyla ilgili olarak şu soruyu soralım: Bir müslüman hanımın sırf örtünmesiyle ilgili ölçülere riayet ettikten sonra Vakko’nun ürünlerine iltifat etmesi bir mahkumiyetin işareti sayılmaz mı?

Barbarosoğlu: Ama bunun arkasında “ben” kazanıyor işte. Ticarethanelerin İslami çağırışımlara yönelik giyimevlerinin nasıl çıktığını zannediyorsunuz? Yanlış bir şeyi tahsis etmek güçtür. Halbuki iş bu noktaya gelmeden konuşulsaydı, şimdi akıntıya karşı yüzmek durumunda kalmayacaktık. Kıyafet inkılabına kadar bizim bir giyim dilimiz vardı. Bu, kesintiye uğradı. Müslüman kadınların kıyafeti statü kaybettirici bir alana itildi. İslamiyet bir sınıf meselesi olarak ortaya kondu devrimlerden sonra. Eğer üst sınıfa mensupsanız başınızı örtemezsiniz. İcraatler bu yöndedir. Bürokrat ve subay eşlerinin hanımları asla başalarını örtemez. Moda da başlangıçta üst sınıfın talebi olarak ortaya konmuştur. Şimdi müslümanlar ellerinden alınmış giyim onurlarını üst sınıfa ait olan moda ile tekrar elde etmeye çalışıyor. Şevket Eygi ile başlayan ve “müslüman erkekler batının garsonları gibi giyiniyor” deyip de kendilerinin fes takarak türk ve müslüman estetiğini ortaya koymaya çalışmaları ne kadar tutarlı? Ayrıca bir şey dikkatimi çekiyor; kıyafet deyince hep müslüman kasınların kıyafetleri konuşuluyor, yozlaşma deyince müslüman kadınların kıyafetindeki yozlaşma söz konusu ediliyor.

Erkeklerin kıyafetleri konuşulmuyor. Niye erkeklerde değil de ille kadınlarda bir tarz oluşturmaya çalışılıyor? Moda nerden çıktı; değişiklik ihtiyacından çıktı. Bir kişinin bir değişikliğe ulaşma isteği var bir de çok fazla ortada olduğu için bıktırıcı özelliği var. 80’den sonra, sosyal hayatın içine fazlasıyla yer almaya başladıklarında artık “tipik” dediğimiz hatta -tipiği tırnak içinde söylüyorum- biraz da aşağılanan kıyafetlerden insanlar rahatsızlık duymaya başladılar. Modern beş yıldızlı otellerde, sünnet düğünleri, nişanlar düzenliyorum o halde ben bu tipik kıyafetimi çıkarmalıyım; işte bu doğrudan zihniyete tekabül eden bie şey. Geleneksel toplumda görünür olmak , görüntüyle göze çarpmak çok önemli değil. Bu kitle iletişim araçlarıyla çok alakalı bir şey. Otobüste hiç tanımadığınız bir insanla karşı karşıya gidiyorsunuz  ve ister istemez o insan bir şekilde görüntüsüyle sizin dünyanıza giriyor. Ben gelenek ve modern ayrımını eleştirmek için değil, bir vakayı işaret etmek için kullanıyorum. Geleneksel toplumda insanlar daha az; şehirlerin nüfusu birkaç binle sınırlı ve tanıdığınız insanlarla bir aradasınız, hiç tanımadığınız insanlarla bir arada olmanız mümkün değil.

Böhürler: İmaj devri diyorsun şimdi?

Barbarosoğlu: İmaj devri. Bu imaj devrinde müslümanlar nasıl bir imaj istiyorlar belki bunu konuşmamız lazım. Insanlar kemle ermek gibi bir meseleleri olmadığı için imaj peşine düşüyor.

Gürel: Kültür de çıkmıyor o zaman.

Barbarosoğlu: Kültürün çıkması zaten imaj ön planda olduğu zaman mümkün değil. Çünkü kültür, içselleştirilmiş bir şey. Ama imaj bir maskedir; takarsınız. Bugün takarsınız, yarın çıkarabilirsiniz. Mesela, Amerikada yapılan bir araştırmada 2000’li yılların en makbul mesleğinin imajörlük olacağı söyleniyor. Çünkü kitle kültürü içindeki insan, başkalarını arasından silmek istiyor. Seçilme isteği kemale ermek’e dayalı bir istek değil. Görüntüye dayalı bir istek. Bir anda herkes bir örnek olunca, insanın kitle içinde seçilmesi güçleşiyor. Modern zamanın hareketliliği içinde insanların birbirini gerçekten tanımaya yönelik “anlama”ya niyetli sabırları yok. O zaman karşısındaki sadece kartvizitiyle tanımak gibi bir şey ortaya çıkıyor. Kartvizit, giysidir.

Gürel: Bu geleneksel bir tavırdır; bütün tarih boyunca böyledir.

Kutluer: peyami Bey konuşmanın başında “nefs”ten söz etti. İnsani zaaf ve giyim kültürü arasında bir alaka var mıdır?

Barbarosoğlu: Geleneksel kültürde “ye kürküm ye” aşağılanan bir şey. Modern kültürde “ye kürküm ye” aşağılanmıyor artık. Olması gereken “evin çirkinse sıva çal, karın çirkinse urba al”a tekabül ediyor. Her kültürde bu vardır ama az olan vardır çok olan vardır, geleneksel kültürde birebir ilişkiler olduğu için kötü örnekler bazen telkin yoluyla, bazen de kınama yoluyla terbiye ediliyor. Ama modern kültürde kalabalıklar içindesin. “Kötüyü ortaya getirmeyin” düsturu geleneksel düsturdur. Işte bizde tenkit niye yok, eleştiri niye yok, buna cevaptır. Kötüyü ortaya getirmeyin alıcısı çıkar, insana çok da güvenilmiyor. Modern kültürde ne var, kötüyü ortaya getiriyoruz, bunu bir de eleştirmek adına ve eleştirirken de sanki kendimiz ondan daha iyiymişiz gibi deyapıyoruz.

Kutluer: İzin verirseniz Fatma hanıma bir soru sormak istiyorum. Başından beri meseleyi kadın giyimine indirgemiş olmamız veya bu eğilimde olmamız sizi bir hanım olarak rahatsız etti, buna rağmen soruyorum, modern giyim kültüründe de, moda dendiğinde akla kadın gelmiyor mu ve daha çok kadını değiştirmek, kadını dizayn etmek, kadına belli bir görüntü vermek, bir imaj vermek peşine düşülmüyor mu? Nden moda deyince akla önce kadın geliyor?

Barbarosoğlu: Neden kadın üzerine konuşuluyor? Sosyal hayatın hareketlilik gösteren her alanında bir modadan söz etmek mümkündür. Yani felsefe ve psikoloji akımlarından, konuşma dilinde kullandığımız kelimelere kadar her şeyin modasından bahsetmek mümkün; ama niye moda deyince hep akla kadınlar geliyor?

Kutluer: Ya da modacılar niye hep kadın varlığı üzerinde çalışıyorlar?

Barbarosoğlu: Gerçi artık sadece kadınlar için moda üretilmiyor; erkekler için, çocuklar için bile moda üretiliyor. Modayı üreten erkekler. Ama kadının çalışma hayatına girmesiyle birlikte erkekler için modalar da üretiliyor. Yani bu size enteresan gelmiyor mu? Başta erkekler, erkek modacılar (ki 40’lı yıllarda kadın modacılar yine vardı ama) kadınları süslüyorlar.

Ne zaman  kadınlar sosyal hayatta yer almaya başlıyor, erkeklerin sunduğu modalar hoşlarına gitmiyor, kadınların sunduğu modalar kadınlara daha uygun gelmeye başlıyor ve modacılar da tavır değiştiriyorlar. Kadın erkeği başka bir şekilde görmek istiyor. Yani erkek ona estetik dayatmalarda bulunabiliyorsa “ben de ona estetik dayatmalarda bulunurum” diyor. Modada aşırılık ilkesi vardır. Uçlar oluştuğunda bu uçlar birleşerek yeni uç anlayışlara zemin hazırlar. Ve kadın vücudu daha kolay metalaştırıldığı için defilenen lokomotifi hala kadınlar.

Kutluer: Yine zihniyetle bağlantılı birşey?

Barbarosoğlu: uniseks modasından sonra da şimdi kadınların çok fazla kadınsı özelliklerine tekabül eden giyimler ortaya çıkmaya başladı. Her moda zannedildiği gibi daima tutmaz; ortaya sürülür ve geri çekilmek zorunda kalabilir yeni bir moda. Bazen bir ayakkabıyı moda diye atarsınız ortaya hiç denk düşmez, dönemin anlayışına. Siz o ayakkabıyı başka elbise veya çanta modelleriyle o ayakkabının espirisine  uyacak bir şekilde yeniden tasarlamak zorunda kalabilirsiniz.

Kutluer: Yeniden üretmek kavramını esas alarak belirtmek istiyorum. Modern giyim kültürünü aşmak dedik; bu aşma kavramı “bize has”, “bana has” olana ulaşma imkanıyla çok yakından alakalı. Başından beri konuşulanlardan hareketle üç konuşmacının da belli uzlaşma noktalarında buluştuğunu müşahade ettik; şimdi baştan beri söylediklerimiz ışığında ve yeniden üretme kavramından hareketle meseleyi toparlayalım.

Gürel: İnsanoğlu tarih boyunca nefsiyle birlikte vardır. Nefsiyle birlikte varolduğu için nefsine taaluk eden şeyleri, ihtiyaçları şu veya bu şekilde karşılaşmanın peşindedir ve tarih boyunca ihtiyaçlar hep çeşitlidir ve bunlar tatmin edildikçe de çeşitlenmeye, rafineleşmeye, artmaya başlar. Habil ile Kabil’in birbirini öldürmesi, evrensel ve büyük bir azgınlıktır; yani hiç şu andakiyle kıyaslanamayacak kadar evrensel ve büyük azgınlık…

Kutluer: Fakat şunu kabul ediyorsunuz: modanın ardında bir zihniyet var; bu zihniyet bizim daha doğrusu İslam’ın isimlendirdiği manada cahiliyet dediğimiz kategoriye çok yakın. Evet islami moda üretmek endişeleriyle bu zihniyete iştirak etmemiz ihtimali ciddi bir dini hüviyet problemi oluşturabilir veya bir şahsiyet problemi doğurabilir. Ayşe hanım, sizin de son sözlerinizi toparlamanızı istirham ediyorum.

Böhürler: Müslüman kıyafeti giyen kadınların sayısındaki artış birçok kimseyi, birçok çevreyi memnun ediyor. Bunun modernizme karşı bir tavır olduğu, islama dönüş olduğu yolunda yorumlar ortaya çıkıyor. Çünkü insanlar, başlarını örtüp modern zihniyetteki insanlar gibi kıyafetlerle imajlarını süslüyorlar. Bu çevrede niceliksel olarak müslüman kadının giyimi, niteliksel artışa tekabül etmiyor; arada fark var.

Kutluer: Fakat bu, müslümanda bir estetik fikri olmadığı anlamına gelmiyor değil mi? Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kazılmakta olana bir mezarın kenarında gereksiz bir çıkıntı oluşunca, “lütfen düzeltin onu” diyor, “ya Resulallah alt tarafı bir mezar ne olacak?” diyorlar. “Göze çirkin görünüyor” buyuruyor. Yani müslüman çirkin değildir, çirkin iş yapmaz, çirkin şey üretmez; ben çirkin-güzel kavramları, iyi ve kötü kavramlarıyla alakadar bir şekilde müslümanın hayatında tezahür eder diyorum.

Böhürler: Karşı çıkılan noktalar bu çerçevede değil; karşı çıkılan dış giyimimize yansıyan nefsimizde taşıdığımız hastalıklar…

Kutluer: İşte burada konuşulan her şey meselenin değerlerle ne kadar alakalı olduğunu gösteriyor.

Barbarosoğlu: Şimdi biz gençlerle bir konuşma yapıyoruz. Boğaziçi Üniversitesinde mesture bir genç kız: “Herkes modaya uyuyor ama müslümanlar modaya uyduklarını itiraf etmekten çekiniyorlar” dedi. Moda kötü bir şey mi? İşte bence bütün mesele bunu itiraf etmeden pek yol alamayacağız diye düşünüyorum.

Kutluer: İtiraf etmemek bir tür ikiyüzlülük; problemi teşhis edememe en azından, en hafif tabiriyle.

Barbarosoğlu: Şimdi bu koro içinde bir solo yapmamız lazım. Solo yapmak için sesimizin güzel olduğuna mı inanmamız gerekiyor; yoksa sesim güzel olsun olmasın kendimi ortaya koyup sesimi duyurayım mı? Yani duyurmak mı önemli, sesimin güzel olduğuna inanmak mı önemli?

Kutluer: bu konuda sorular var ve bu sorular anlamlı; belki çok tatmin edici cevaplar yok ama anlamlı sorular var ve bu oturumun gerçekleştirdiği şey bu anlamlı soruları tespit olabilirdi, öyle oldu.

Sınırlar

Böhürler: İslami giyimin sınırları var. bu sınırlar içinde müslümanlar nasıl giyineceklerine nefsani emirleri doğrultusunda karar veriyorlar. Bizim ana sorunumuz da bu nefsi temayüllerin islama uygun bir şekle büründürülmesi. Bu konu bunun için tartışıldı, yoksa insanların şöyle veya böyle giyinmeleri “gerektiğini” kimse savunmuyor.

Kutluer: Zaten kültür üretmek dediğimiz şey kendiliğindenliği icap ettirir; birileri sizin adınıza bir şeyler üretecek ve zorbaca “şunu giy” diyecek, bunu tasavvur etmek mümkün değil. Kendiliğindenlik esastır, ama ölçüler, sınırlar, estetik beğeni seviyesi, insan tipi de esastır; müslüman diye bir insan tipinin varlığından sözedebiliyorsak, İslami hayat tarzı konusundaki beklentilerimizin gerçekleşebileceğinden de sözedebiliriz.

Meseleyi zihniyetle bağlantılandırdığımızda sorunların olduğu anlaşılıyor. Islami modadan belki sözedilebiliyor ama bunun ardındaki zihniyetin sorgulanması gerektiği de peşinden ima ediliyor; zaten biz de biraz bunu tartıştık galiba. Fakat estetik değer üretememe diye bir problemimiz olduğunu yeniden vurgulamak gerekiyor. Bu da estetik beğeni seviyesini yükseltmek I,le alakalı. İyi romancınız yoksa, iyi sinemanız , iyi sosyoloğunuz olamaz. Insan iyi şiirden anlamıyorsa giyim kültürü de üretemezler. Mütefekkire ve mütehayyilenin eğitimi topyekün manevi kalkınmayla bütünleşebilir. Demek ki mesele topyekün manevi kalkınmamızla ilgili vesselam. Oturumumuza katıldığınız için hepinize teşekkür ederim.